GÜNDE BEŞ VAKİT NAMAZINI KILIYORDU ATATÜRK’Ü ANLATIRKEN DE AĞLIYORDU

GÜNDE BEŞ VAKİT NAMAZINI KILIYORDU ATATÜRK’Ü ANLATIRKEN DE AĞLIYORDU

Yoksulduk..
İlkokulda okuyorduk..
Köyümüzde herkesin evinde radyo yoktu…
Hali-vakti yerinde olan dört-beş hanede radyo vardı ancak…

Benim doğduğum Taşlıca köy, merkez ilçesi Dereli’ye en yakın köylerden birisi olup, iki-üç kilometre uzaklığında filandı…

Okula gitme çağım geldiğinde, köyümüzde 3. sınıfa kadar okuma-yazma öğretimi yapan bir mektep vardı…
Ve bu 3 yıllık okuma-yazma eğitim yaptıran ‘eğitmende’ yeni harfleri askerde öğrenmiş ve köye gelince de ‘eğitmenliğe’ başlamıştı…

Ve bu kişide köyümüzün sevilen bir kişisi olduğu kadar, aynı zamanda hem saat tamirciliği yapar ve hemde okuma-yazma öğrenmek isteyenlere; okuma yazma öğretirdi…

Ta ki 1960 İnkılabıyla birlikte köyümüze okul yapılana kadar…
Ki, bu okula (mektebe) 1956 yılında bir yılda ben devam ettim.

Her neyse…
Biz konu başlığımıza tekrar geri dönelim…

Sohbetimizin ‘girişinde’de söylediğim gibi köyümüzde her evde radyo bulunmazdı…
Ve bizimde uzun süre radyomuz olmadı…

Bu nedenle bizler dinlediğimiz savaş öykülerini radyolardan değil köyün yaşlılarından ve bizzat savaşlara katılanlardan dinledik…
Hele hele köyümüzde savaşlara katılmış bir yaşlı ihtiyar vardı ki;
Onun evimize ‘konuk’ olarak geleceğini duyarsak, adeta bayram ederdik…

Bu tarihi şahsiyetin adı kısaca; Hasbal Dayı idi…
Ve köyde Hasbal dayıyı konuk etmek için herkes birbiriyle yarış ederdi…
Hasbal dayı için “aslen Selanik muhaciri” derlerdi…
Dindardı…
Abdestsiz gezmediği söylenirdi…
Bir başkası günde -beş vakit- namaz kılarken, Hasbal dayı beş vakitten fazla namaz kılardı…
Üstelik elinden -dua tespihini-de hiç düşürmezdi…
Yolda-izde, nerede yalnız başına kalsa hep tespih duası yapardı.
Kısacası mütedeyyin ve dört-başı mamur bir Müslümandı…
Sözü uzatmayalım…

Hasbal dayı ne zaman bize ‘konuk’ olarak geleceğini duysam, o hafta derslerime ilgilenmeyi bırakıp, onun geleceği günü adeta iple çekerdim…
Çünkü onun anlatacağı ‘Çanakkale Savaşı’ sırasında Atatürk’le yaşadığı bir anıyı dinlemekten büyük zevk alırdım…

Yıllaaaar, yıllar öncesi çocukluğumda dinlediğim ve hafızamın en güzel köşesine kaydettiğim bu anıyı ‘Çanakkale Zafer Haftası’ nedeniyle sizlerle de paylaşmak istedim…

(ancak yine izniniz olursa çok kısa olmak koşuluyla Hasbal dayı anlatacaklarına geçmeden önce kısa bir paragraf daha açmak istiyorum Hasbal dayı ile ilgili…Ki, öykü daha iyi anlaşılsın)

Hasbal dayı, Çanakkale savaşından önce Suriye-Filistin cephe savaşlarına gitmiş ve hiç köye dönmeden Çanakkale Savaşına geçmiş…
Ve köyden savaşlara giderken de, karısını ve bir kızını köyde bırakarak gitmiş…
Ve savaşlar bitip, yıllar sonra köye döndüğünde ise geride bıraktığı kızını ve karısını bulamamış…
Çünkü onun yokluğunda açlıktan ikisi de ölmüş…

(Bu dip-not niteliğinde kısa bilgiyi verdikten sonra şimdi sözü Hasbal dayıya bırakabiliriz.)
Buyur Hasbal dayı seni dinliyoruz;

(Kısacık bir boya sahip olan Hasbal, dayı bağdaş kurarak ve elinden dua tespihini bırakmayarak konuşuyor.)

“Conk bayırı denilen bir yerdeyiz.
Gavurla baş etmek mümkün değil.
Bizim elimizde savaşacak doğru-dürüst silahımız yok emme Allah’a çok şükür bizimde imanımız var.
Yemeye yok, içmeye yok…
Günlerdir aç susuz gavurla çarpışıp duruyoruz.
Derken, bir ara düşman geri çekildi ve çatışmalara ara verildi.
Bir haftaya yakın silah sesleri duyulmamaya başladı…
Bizlerde bundan istifade ederek, yırtık ve söküklerimizi dikiyoruz ve bir yandan da bitimizi-piremizi temizliyoruz.”

Derken bir gün Çavuşumuz geldi bize dedi ki;
“Yarın ilkindiye doğru buraya Mustafa Kemal gelecek…
Kendinize çeki-düzen verin, her yen silin süpürün” dedi…

Ardından da karavancılara emir vererek, en güzel yemeklerin pişirilmesini emretti…
“Anam, bizim hepimizde başladı bir telaş, bir telaş…
Bir öte yana koşuyoruz, bir bu yana…
Mustafa Kemal Paşa gelecek diye öyle güzel yemekler pişirildi, öyle hazırlıklar yapıldı ki deme gitsin…
Mercimek çorbası, bulgur pilavı ve hoşaf olmak üzere tam üç kap yemek yapıldı….
Sofralar donatıldı…

Benim o gece hiç gözüme uyku girmedi Mustafa Kemal Paşayı yakından görecem diye…
Neyse yarın oldu…
Çavuşumuz bizi içtimaya soktu…
Derken biraz sonra Mustafa Kemal paşa beş-on kişiyle uzaktan göründü…
En önde elinde bir baston ve boyu benim kadar kısa bir komutan geliyor…
Halbuki ben onun boyunun herkesten büyük olacağını düşünüp ve hayallerimi hep böyle kurmuştum…

Biz içtimada bulanan erat takımı hep hizada durmayı bırakıp, bu adını çok duyduğumuz, ancak yakından hiç görmediğimiz büyük kahramandan gözlerimizi ayıramıyoruz…

Mustafa Kemal paşa bizi selamladı…
Ve çavuşumuz karşısına geçerek tekmil verdi;
“Yemek hazırdır paşam, sofraya oturabiliriz” dedi.

(Tam bu sözleri söylerken sözler ağırlaşmaya ve gırtlağında acı yutkulanmalar başlıyor ve yan cebinden eksik etmediği bohça büyüklüğündeki sarı abani-mendilini çıkararak göz yaşları içinde anlatıyor Mustafa Kemal’in söylediği sözleri)

Ve Mustafa Kemal Atatürk, Çavuşun sofraya davetine şöyle bir karşılık veriyor;
“Önce erat otursun karnını doyursun.
Ben erat’ımın karnını doyduğunu görmeden sofraya oturmam”

Ve bunları söylerken Hasbal dayı hıçkıra hıçkıra ağlıyor…
Bir yandan anlatıyor ve bir yandan da, gözlerinin yaşını, elinde tuttuğu abani-mendiliyle siliyor…
Tabi yalnız Hasbal dayı ağlamıyor…
Kendisi yaşadığı öyküye ağlarken, bizleri de ağlatıyor…

(Hasbal dayının anlatımını ve kullandığı sözcükleri anlaşılsın diye günümüz diliyle bile-bile anlattım.)

Bu sohbeti nasıl mı bitirelim?
Sanırım şöyle bitirsek daha anlamlı olur diye düşünüyorum;
Nazım’ın dediği gibi;
“Topraktan öğrenip, kitapsız bilenler”
Emperyalizmi bu topraklardan böyle defettiler…
O günlerin acısını yaşayıp ve zaferini bugünlere taşıyanlar;
Hem dini vecibelerini yerine getiriyor,
Hem Atatürk’ün adını duyunca ağlıyor.
Hemde yaptığı işlerden gurur duyuyor.

Peki bugünün birçok okumuşları ne yapıyor?
Her fırsatta Atatürk’e saldırıyı hüner sayıyor!
Efendilerine yaranmak için Atatürk’ü yok sayıyor!
Hatta utanıp-arlanmayı bir tarafa bırakıp küfrediyor!

E, ne yapacağız bu durumda?
Vallahi ne yapılacağını bende bilmiyorum…
Ve bu duygularla sözü sizlere bırakıyorum…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar