OSMANLI VE GÜNÜMÜZDE SANAT (IV)

OSMANLI VE GÜNÜMÜZDE SANAT (IV)

 

OSMANLI’DA MUSIKİ:

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik
ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır. Temelinde tek kişinin (ozan tarzına uygun) usullü veya usulsüz, ama mutlaka bir makam’a bağlı olarak çalıp söylediği; müziğin sadece ritm ve melodi unsurlarını kullanıp insan sesine ağırlık veren ve nesilden nesle aktarımı Batı müziğindeki gibi nota yoluyla değil meşk yoluyla sağlanan bir şahsî üslup ve ifade müziğidir.
Sarayın, devleti yalnız askerî ve mülkî olarak değil, aynı zamanda fikir ve sanat hayatı açısından da yöneten bir merkez oluşu, Türklerde çok eski bir gelenektir. Ülkenin en ileri fikir ve sanat adamlarını toplayan, besleyen ve barındıran hep saray olmuştur. Şiir ve hat gibi mûsikî de eğitimlerinin ayrılmaz parçası olmuş olan Osmanlı padişahları da sanatı Selçuklu, Karahanlı, vd. ataları gibi- ırk, dil, din ve mezheb farkı gözetmeksizin koruyup desteklemişlerdir. Osmanlı mûsikîsinin, bir imparatorluk sanatı olarak, bütün Türk mûsikîsinin en fazla gelişmiş, zenginleşmiş ve incelmiş bölümü olmasının sebebi budur.

TEZHİP SANATI:
Köklü süsleme sanatlarımızdandır. Tezhip kelimesi Arapça’da “altınlama,
yaldızlama” anlamına gelir. Ama tezhip yalnız altınla değil boya ile de yapılır.
Daha çok yazma kitapların sayfalarını, hat levhalarının kenarlarını süslemede
kullanılmıştır.
Tezhip doğuda olduğu kadar batıda da uygulama alanı bulmuş bir sanattır.
Özellikle ortaçağda Hıristiyanlık’ın kutsal metinlerini, dua kitaplarını
süslemede yoğun biçimde kullanılmıştır. Ama zaman içerisinde kitaplarda da resim öne çıkmış, tezhip yalnızca başlıklardaki büyük harfleri süslemekle sınırlı
kalmıştır.
Türkler’de tezhibin geçmişi Uygurlar’a kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar
arasında yayıldığı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu
dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı. Anadolu’ya
Selçuklular’ın getirdiği tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında
yaşamıştır. 15. yüzyılda Mısır’da Memlûk sanatçıları ayrı bir üslup
geliştirmişler, aynı dönemde İran’da ve ardından Timurlular’ın egemen olduğu
Herat, Hive, Buhara, Semerkant gibi merkezlerde tezhip sanatı büyük gelişme
göstermiştir. Herat’ta geliştirilen üslup daha sonra da İran tezhip sanatını
büyük ölçüde etkilemiştir. Osmanlı sanatçıları da 15.-16. yüzyıllarda İran’la
artan ilişkiler sonucunda Herat Okulu’nun birçok özelliğini yapıtlarında
kullanmış, yeni bireşimler yaratmışlardır. 18. yüzyılda Osmanlı tezhip sanatı
gerilemeye yüz tutmuş, klasik motiflerin yerini kaba süslemeler almaya
başlamıştır. 19. yüzyılda ise sanatın hemen her alanını saran batı etkisi
tezhibe de yansımış, örneğin Klasik dönemde tek olarak kullanılan çiçek
motifleri vazolar, saksılar içinde buketler halinde görülür olmuştur.
Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka
haline getirilmiş varak olarak kullanılır. Altın varak su içinde ezilip
jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak
boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip
sanatçısı (müzehhip) bir kâğıdın üstüne çizdiği motifi önce sert bir şimşir ya
da çinko altlığın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iğneyle deler. Sonra
bu delikli kâğıdı uygulanacağı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir
siyah tozla doldurur. Delikli kâğıt kaldırıldığında motifin uygulanacak zemine
çıktığı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla
doldurularak tezhip meydana getirilir.

 

OSMANLI’DA CAM SANATI:
Osmanlıda cam işçiliği Bohemya‘nın parlak zamanlarıyla aynı döneme rast
gelir. Beykoz işi Osmanlı camcılığı bu dönem meşhur olmuştur.
XIX. yüzyılda İstanbul‘da Beykoz civarında çok değişik özellikler taşıyan cam eşyanın üretildiği atölyelerin kurulduğu bilinmektedir. İlk atölye III. Selim zamanında (1789-1807), opal camın yapım tekniğini Venedik‘te öğrenip İstanbul‘a dönen Mevlevî dervişi Mehmed Dede tarafından kurulmuştur. 21 Muharrem 1263[1] tarihli Takvim-i Vekayi gazetesinde de incirköy‘de Bursa Valisi Mustafa Nuri Paşa tarafından Sultan
Mustafa Vakfı arazisinde kurulan bir billur fabrikasından söz edilir. Daha sonra
Mustafa Nuri Paşa‘nın ricası ile fabrikanın yönetimi Darphâne-i Âmire‘ye
devredilmiş ve başına Darphâne Nâzırı Tahir Efendi getirilmiştir.
Beykoz camlarının üretildiği dönemde başta Fransa ve Bohemya olmak üzere Avrupa ülkelerinden çok sayıda Türk zevkine hitap eden cam eşya satın alınmıştır. Osmanlılar‘ın beğeneceği türden camların yapımı
Avrupa‘da ”alla Turchesca” ve ”â la Turque” diye adlandırılan cam biçimlerinin gelişmesine yol açmıştır. Ayrıca Beykoz atölyelerinde Avrupalı camcıların da çalıştığı bilinir. Fakat üretilen eserler bütün inceliğiyle Türk zevkini yansıtır. En çok kullanılan formlar gülabdan, ibrik, vazo, lâledan, daldırma, kus, şekerlik, kâse ve tabaktır; Beykoz işi tesbihler de yapılmıştır. Beykoz camlarından bazılarının kapak kulpları Mevlevi dervişlerinin başlıklarına benzer.
Beykoz işleri çeşitli gruplara ayrılır. Renksiz camların en tanınmışları ”maydanozlu” denilen türdür. Bunlar kesme olup özellikle maydanoz yapraklarını içeren yaldız bezemelidir. Ayrıca çeşitli çiçek ve bitki motifleriyle mine dekor da görülür. Bu tip camlar arasında klasik Beykoz formlarından başka leğen-ibrik, tabaklı büyük kâseler ve büyük şişeler de yer alır. Renkli camlar kobalt mavisi, menekşe rengi ve koyu mavi gibi renklerde olup saydamdırlar. Bezemelerinde sade yaldız veya hem yaldız hem de mine kullanılmıştır. Opal camlar Beykoz işlerinin önemli bir bölümünü teşkil eder. Bu tip cam XVI. yüzyılda Venedik‘te, XVII. yüzyılda Almanya‘da ve XVIII. yüzyılda da bütün Avrupa ülkelerinde yaygın olarak imal edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu‘nda ise opal camlar XIX. yüzyılda, bu tekniği Batı‘da öğrenmiş Türk ustalar ve Türk atölyelerinde çalışan Batılı ustalar tarafından
üretilmiştir. Bu camlar önceleri opal renginde oldukları için opal cam adını
almışlardır, daha sonra aynı ismi taşımakla beraber çok çeşitli renklerde
yapıldıkları da görülmektedir. XIX. yüzyılda Fransa‘da üretilen bir tür camlara
ise ”opaline” adı verilir. Camı opalleştirmek için cam harmanına önceleri
kireçleşmiş kemik külü ve kalay oksit katılırken sonraları çok çeşitli maddeler
kullanılmıştır. Katkı maddesinin ölçüsüne, işlemin uzunluğuna ve sonuçta meydana gelen kristallerin büyüklüğüne bağlı olarak yarı saydamdan tam mata kadar istenilen derecede opal cam elde edilir. Opal cam ışığa doğru tutulunca koyu turuncu yahut kırmızı renk verir. Bunlar da Beykoz tipi cam eşya temel
formlarında üretilmiş olup onlar gibi sade yaldızlı veya hem yaldızlı hem de
minelidir. Kırmızı Beykoz camları ise renksiz camların kırmızıya boyanmasıyla
elde edilmiştir.
Kaynak: Osmanlısanatı.com..DEVAM EDECEK (Osmanlı’da ÇİNİCİLİK)

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar